Seamus Siddeley

aka isidat

Fikir: Özelleşmiş Medya

Ocak24

İnternetin tarihinde Web 1.0, Web 2.0, Web 3.0 gibi kavramlar var. Bilmeyenler için hemen bir özet geçelim. Web 1.0′ın uygulandığı çağlarda insanlar aynı televizyonu izlermiş gibi interneti izliyordu. Belli başlı siteler ve onların yayınladıkları içerikler vardı ve insanlar internete girdiklerinde buralara tıklıyordu. Web 2.0′la birlikte insanlar ( yani avam tabaka (mesela ben)) bloglarda, youtube’larda, facebook’larda içeriklerini kendileri oluşturmaya ve kendilerini ifade etmeye başladılar. Artık insanlar belli medyaları değil, her medyadan kendi kafa yapısı ekseninde, toplama haberler barındıran haber sitelerine girmeye başladı. Biraz daha hür olundu. Web 3.0 çağının geldiği bu günlerde insanlar daha özelleşmiş içeriğin arayışına girdi. İnternet Web 2.0 yüzünden bir bilgi çöplüğü haline gelmişti ve neyi takip edip etmeyeceğin konusunda daha hassas olman gerekti. RSS, twitter, delicious gibi bildirim (notification) görevi gören araçlarla insanlar sadece takip etmek istediği kaynakları takip etmeye başladı.

Bu girişten sonra asıl konumuza gelelim ve bu bilgileri (özellikle yazılı) medyaya uyarlayalım. Web 1.0 (gazete karşılığını bulamadım) TRT ile; Web 2.0 Zaman, Posta, Hürriyet gibi ulusal gazeteler ile, Web 3.0 da henüz var olmayan “Özelleşmiş Medya” (© isidat) (namı diğer Custom Media) ile eşleştirilebilir. Şahsen ben, her harfine kadar okumuyorsam yazılı bir ürüne kuruş para vermem. Benzer ifadeyle söyleyecek olursak, eğer yazılı bir ürüne para veriyorsam her harfine kadar tüm yazıları benim ilgi alanım dahilinde olması gerekir.

Ütopyamda sözkonusu görevi icra eden bir firma (hatta isim de buldum: “HaberSizsiniz“) var. Bu firma tüm yazılı basınla anlaşmalı ve önemli sayıda müşterilere sahip. Müşteriler bu firmanın web sitesine girerek “Seçeneklerim” kısmından istedikleri zaman istedikleri köşe yazarını, çizeri veya istedikleri kategorilerdeki yazıları seçme özgürlüğüne sahip. Her yazarın, çizerin kendine göre ayrı bir ücreti var ve müşteri sadece seçtiği kadarını ödemek zorunda, ne bir kuruş eksik ne de fazla. Hani dedik ya bu firma tüm basınla anlaşmalı; bu yüzden gazeteler, dergiler basılmadan hemen önce, içerik belirlenir belirlenmez bu firmaya gönderilecek. Bu firma da istediğimiz içerikleri bu havuzdan eleyerek yine kendi belirlediğimiz bir tasarım altındaki bir gazete formatında sabah kapımıza bırakacak. Bize de balkonumuzda kahvaltıda bir yandan mutlu bir şekilde HaberSizsiniz gazetemizi okurken, bir yandan da çayımızı hüpürdetmek kalacak.

PS: Kahvaltıda bir yandan mutlu bir şekilde gazete okurken, bir yandan da çayını hüpürdeten Hüso’ya selam ederim…
PPS: Bu fikir beğenmediğim yazarı yüzünden almayı bıraktığım Penguen’e atfen yazılmıştır.

Hayat Şarkıları

Ocak8

Teknik kapasitesinden bihaberim ama beynin algılayamadıklarımızdan olsa da gördüğümüz herşeyi kaydettiğine inananlardanım. Çünkü hipnoz diye birşey gerçekten var, adamlar belli metodlarla ulaşabiliyor beyindeki (daha doğrusu hafızadaki) istedikleri verilere. Ancak şu an oturup düşünsek belki de dün yediğimiz yemeği hatırlamayız. Demek ki bu verilere ulaşmak bir hayli zor. Bu işi kolaylaştıran bir araç “etiketleme” (a.k.a. “tagging”) (copyright © isidat).

Bu metodu daha iyi anlamak için beyni bir bilgisayara benzeterek düşünelim: Beyne (yada hafızaya) giden input formatları 5 tanedir, bunlar ilkokuldan beri öğretilegelen 5 duyudur: Görme, koklama, işitme, dokunma ve tatma. Herhangi bir input default olarak erişilmesi zor olan harddisk’te (hippocampus) depolanırlar. Tekrarlanan inputlar (mesela üst üste 30 kere dinlenen bir şarkı) ise gerektiğinde kolay ulaşılabilmesi bakımından geçici bellek olan RAM’de (prefrontal cortex) depolanır. Etiketleme metoduyla bu iki kısımda bulunan ayrı veriler birbirleriyle ilişkilendirilirler ve RAM’da duran bir bilgiye erişildiğinde aradaki bağ sayesinde aynı hız ve verimle harddisk’tekine de erişmiş oluruz.

Örneğin ne zaman ıslak ve ufak taneli inşaat kumu kokusu duysam çoçukluğumun evinin arkasındaki parkta kumla çamurla oynadığım zamanları hatırlarım. Ancak RAM’de durmaya müsait, ismi geçen beş duyu içinde en etkili veri bence işitsel olanlar. Yani belli bir zamana mahsus tekrar tekrar dinlediğimiz şarkılar. Örneğin geçen senenin (2007) yazında staja gidip gelirken belediye otobüslerinde tekrar tekrar dinlediğim, Doğuş’un oynadığı “Sana Mecburum” dizisinin jenerik müziği ne zaman kulağımın yakınından geçse o cefakar, ömrümden ömür götüren anlar gözümün önünden bir şerit gibi akıp gider. İşte ben böyle müziklere “Hayat Şarkısı” diyorum.

Bir şarkının hayat şarkısı olabilmesi için sahip olması gereken iki özellik var. İlki, beynin RAM’e benzeyen kısmında bir yer edinmesi, diğeri de bu yerini geçen zamana karşı muhafaza etmesi. Yer edinmek defalarca dinlenilmeyle elde edilir. Edinilmiş bir yeri muhafaza ise ilişkilendiği veriye sadakatle olur. Yani aynı müzik hayatta yaşanan başka bir olayla da ilişkilenirse aradaki bağın gücü yarıya iner ve etiketleme metodu geçersiz olur. Sana Mecburum jenerik müziği staj günlerinin malıdır artık, eğer [mesela] 2009 Ocak’ındaki final günlerinde de dinlenirse staj günleri harddisk’e ebediyen mahkum olacaktır.

İşte gelecekte 2009 Ocak’ının final günlerini anımsatacak o müzik:
Amparanoia’dan Bella Ciao

Küresel Isın(ma)ma

Aralık29

SS Labs” ın bilimsel araştırma faaliyetlerine dur durak yok. Bugün ele alacağımız konu bir komplo teorisi olarak küresel ısınma. Efendim hemen “küresel ısınma var“, “sera gazları“, “buzullar eriyor“, “deniz seviyesi yükseliyor“, “ozonumuz delik” diyerek karşı saldırıya geçmeyin, hele bir anlatayım neden küresel ısınmanın aslında var olmadığını.

Aşağıda görmüş olduğunuz grafik dünyada 1000 yılından günümüze kadar ölçülegelen (bir kısmı da tahmin edilen) ortalama sıcaklık değerleri.

Bu grafiğe bakan biri dünyanın son yıllarda ısındığını çıkarsar ve haklıdır da. Grafik geçmişteki verilerden oluşturulduğuna göre gerçektir, buna lafım yok. Önemli olan ne kadar ısındığı. 1900 civarı yıllardan itibaren onca sanayi, dünya savaşları, atom bombaları, yangınlar, egzoslar, hepsi birleşip 0.6 derece arttırabilmiş ortalama dünya sıcaklığını. 0.6 deyip küçümsenebilir belki ancak burada daha da önemli olan bu ısınmanın sürekli olup olmayacağıdır.

Geçmişteki sıcaklık değerlerini yayınlamak kolay. İşte SS Labs’ın sunduğu gelecekteki sıcaklık değerleri:

Nereden salladın?” derseniz şu örnekten yola çıktım: Önceden bir enstantane de belirttiğim bir örnek vardı.  “Dünyadan onca roket, uydu vb kalkıyor ama çok azı geri iniyor. Toplam momentum sabit olduğuna göre dünya yörüngeden neden çıkmıyor?” idi. Çünkü bu kalkan şeyler dünyanın kütlesine göre devede tüy kalıyor ve üstüne üstük (üstük ne ya?) dünya kararlı bir sistem olduğundan etkilenen herhangi bir değişkenini varsayılan (fabrika) ayarına geri çekmekte usta. O halde diyebiliriz ki küremizin yıllık ortalama  sıcaklığı sanıldığı gibi 20′lere filan çıkmayacak. Ben diyim 14.5 sen de 15. Velev ki 15 oldu ne olur? Maldivler adasında yaşayan topu topu 300 bin insanı Hindistan’a taşırız olur biter. Zaten toprak satın almaya başlamışlar bile. Bir de kutuplar biraz daha erir, yeni doğal kaynaklar kullanılabilir hale gelir ve kıtalararası deniz ulaşımı onbin kilometrelerce kısalır.

Bir de küresel ısınmaya delil olarak gösterilen şu fotoğraf hakkında iki kelam etmeden duramayacağım:

Günlük bir hava durumunu bir sene sonraki günlük bir hava durumuyla nasıl karşılaştırabiliyorlar. Daha da ilginci gayet saygın web sitelerinde ben bu fotoğrafla neden karşılaşabiliyorum? Şimdi ben gitsem (şimdi ocaktayız ve kar yok) İstanbul’un fotoğrafını çeksem bir de seneye ocak ayındaki en karlı (diz hatta bel boyu) günde de çekip, onu burada yayınlasam ve desem ki “Küresel soğuma vardır!” bana kim inanır? Kadir İnanır.

Şans Oyunlarından Voliyi Vurma Yolu (Garanti)

Aralık25

Noel geldi çattı. 2009′a “25 milyoner” olarak girmek isteyen birçok kişi gücü yettiğince yatırımını yaparak milli piyango bileti almakta. Hepsinin içindeki ses şu meşhur “Ya çıkarsa?” lafını fısıldıyor. Aynı “Ya çıkarsa?” sayısal loto gibi şans oyunlarında da karşımıza çıkıyor. İşini ihtimallere bırakmayıp en karlısından bu işi kapatmak isteyenler için bu yazı süper bir kılavuz görevi görecek.

Hem çalışmalarımı bu konuda sürdürdüğümden hem de anlaşılması daha kolay olduğundan artık, örnekleri sayısal loto üzerinden vereceğim. Şimdiye kadar Google kullanarak sayısal lotodan nasıl köşe olunacağına dair uzun süren araştırma geliştirme faaliyetlerinde bulundum. Önce sıkça karşılaştığım sözkonusu tekniklerin hepsinin saçmalık olduğunu ispatladıktan sonra garanti yolu anlatacağım.

Bazısı diyor 96′dan bu yana en sık çıkan sayılar falan filandır, bunlardan oyna. Bazıları da bu sık çıkan sayıları (“o kadar çıkmışlar herhalde yerlerini gençlere bırakırlar” gibi düşünmüş olsa gerek) oynamamamı tavsiye ediyor. Top yuvarlama ve seçme makinası sık çıkan bir numarayı seçtikten sonra ona “Ağa sen çok çıktın, hadi bi dahaki sefere” deyip gerisin geriye içeri yollamıyor. Hatta sıklık olayını da geçip olayı abartayım. Varsayalım ki 12 yıldır her hafta “4-8-15-16-23-42″ çıkmış. Buna rağmen gelecek haftaya “4-8-15-16-23-42″ çıkma ihtimali ancak 49′un altılısıdır (1 / 13,983,816).

Diğer bir görüş de sayıların aralıklı olacağı (Hatta “tek basamaklılardan bir, onlulardan bir, yirmililerden iki, otuzlulardan bir ve kırklılardan bir” şeklinde tavsiye verenlerini bile gördüm).
Öykücük: Sedat oynayacağı sayısal loto için zeki arkadaşı Zihni’den tavsiye sayılar ister. Zihni “1-2-3-4-5-6 oyna” der. Sedat ise bu kombinasyondan hiç memnun kalmayarak “Olm doğru düzgün mantıklı bir şey söylesene” der.
Öykücükten de anlaşıldığı üzere lotocuda sayıların düzgün dağıtılmış halde çıkacağı inancı mevcut. Oysa ki “1-2-3-4-5-6″ da en azından “4-8-15-16-23-42″ kadar şanslı altılık adayı. Buradan ayrıca görülüyor ki “altı bilen” olma ihtimalimiz “1-2-3-4-5-6″ ın çıkması ihtimaline eşit.

Bunların yanısıra lotocu adayını umuda iten yöntemler de mevcut. İlki “Ne kadar çok doldurursan o kadar çok kazanırsın” mantığı. Çoğu kombinasyonu (bütçe yettiği kadarıyla) oynayarak ikili veya üçlüyü garanti etmek gibi. Diğeri ise 6×8+1=49 yöntemi. Yani kupondaki 8 adet altılık satıra çıkmayacağını düşündüğümüz bir sayı haricindeki 48 sayıyı birer kez kullanmak şartıyla yerleştiriyoruz ve kupona bakıp “Resmen, çıkacak tüm altı sayı elimdeki şu kuponda şu an” diyerek gaza geliyoruz. Nitekim bu paragraftaki yöntemler de birer attraksiyondan öteye gitmiyor.

“Her zaman kumarhaneler kazanır” genellemesi sayısal loto olayında da geçerlidir. Çünkü toplanan hasılat, vergisi ödendikten sonra tam ortadan ikiye bölünür. Bir parçası ikramiye olarak kazanan lotoculara dağıtılır, diğeri bir takım fonlara, kurumara gider. Yani kuponlara ödenen 100 liranın (100-18)/2= sadece 41 lirası lotocuya kalır, o da kazanan lotoculara… Mesela lotoculuk mesleğiyle uğraşan bir adam olsaydı yüzde 59 zararla iş yapardı.

O zaman sayısal lotodan voliyi vurmanın tek yolu kalır. Hiç oynamamak. İsterseniz deneyin. 100 farklı kolon (50 lira eder) oynayın ama para yatırmadan. Cumartesi akşamı kontrol edin. Topu topu iki tane üçlü (7 lira eder) bildiğinizi görün. Gerçekten oynadığınızı hayal edin ve cebinize 43 liranın girişini hissedin. İşte 100 kolonda 43 lira garanti kazanç. Hatta 100 sayısını 1000′e, 10,000′e çıkarın (çıkarması bedava) ve servetinizin keyfini çıkarın…

Captcha 1

Kasım4

Captcha’ya Giriş

Diyelim ki mahallenizde gösterime giren bir konser için internetten bilet alıyorsunuz. Biletleri almadan önce bir testi geçmelisiniz. Bu zor bir test değildir. Aslında olayın önemi de buradadır. Sizin için bu test gayet basit ve anlaşılırdır. Ama bir bilgisayar için bu testin çözümü imkansızdır.

Bu testin adı CAPTCHA’dır. Açılımı: “Completely Automated Public Turing Test to Tell Computers and Humans Apart” yani “İnsanla bilgisayarları birbirinden ayıran tamamen otomatik genel Turing testi”. Ayrıca “Human Interaction Proof (HIP)” diye de isimlendirilir. Muhtemelen bir çok web sitesinde CAPTCHA’lar ile karşılaşmısınızdır. CAPTCHA’nın en yaygın kullanım formu yamultulmuş harflerden oluşan resimdir. İstenilen yere o harflerle ifade edilen kelimenin doğrusunu yazmak sizin işinizdir. Eğer yazdığınız kelimedeki harfler gerçeğiyle örtüşürse testi geçersiniz.


Google’ın Gmail hizmetinde karşımıza çıkan CAPTCHA örneği

Neden birisi insanla bilgisayarı ayırt etmek için bir test yapma ihtiyacını hissetsin ki? Çünkü kötü niyetli bazı kullanıcılar sistemi aldatmaya uğraşırlar. Onlar web sitesini çalıştıran bilgisayarın açığından faydalanıp sistemi aldatırlar. Bu tip insanlar tüm web aleminde azınlık sayısında da olsalar, yaptıkları işler sayesinde milyonlarca web sitesi kullanıcısını etkileyebilirler. Örneğin, bedava bir e-mail hizmeti sitesi, otomatik bir program sayesinde defalarca hesap istemi bombardımanına maruz kalabilir. Yada daha da kötüsü, bu otomatik program milyonlarca kişiye bir anda spam mailler gönderebilir. İşte CAPTCHA testi hangi kullanıcını gerçek bir insan hangisinin otomatik bilgisayar programı olduğunun farkına vardırır.

CAPTCHA testi ile ilgili bilinmesi gereken bir ilginç şey ise, bu testleri hazırlayan insanlar testleri başarısız olduğu zaman hep üzgün olmazlar. CAPTCHA testlerinin başarısız olması demek başka birisinin bilgisayarına o testi nasıl geçebileceğini öğretmiş olmasıdır. Bir başka deyişle, her CAPTCHA testinin çözülmesi yapay zeka adına atılmış önemli bir adımdır.

How Stuff Works’ten çeviridir.

« Eski YazılarYeni Yazılar »

Sosyalizm & isidat

Web Sitelerim
Official Logo
Translate
Takipteyim
Sertalp Bilal Mühendis-i Geyik E-Miray bilinçsiz 00100100 Umut Sarıkaya BLOGobik Fikir Bulutu İbrahim Nergiz Esidat Saçsız Kral ŞMVD Malın Gözü
-->

BenimFontum